1 Mayıs 2014 Perşembe

Tezer Özlü ve Yeryüzüne Dayanabilmek İçin



“Tezer Özlü, Türk edebiyatının lirik prensesi.”
“Tezer Özlü, Türk edebiyatının nostaljik prensesi.”

YKY’den çıkmış "Eski Bahçe-Eski Sevgi" ve "Çocukluğun Soğuk Geceleri" kitaplarının arka kapağında, bu cümleler yazıyor. Bu cümleleri kimin yazdığı-yakıştırdığı bilinmiyor. Kitaplarda bir editör ya da yayına hazırlayan ismi yok, baktım.

Özlü’nün yurtdışından buradaki dergilere (çoğunlukla Milliyet Sanat) gönderdiği, sanat olaylarını tanıtan ya da bir haber veren yazılarını bir araya getiren Yeryüzüne Dayanabilmek İçin adlı kitapta Özlü, Meksikalı yazar Juan Rulfo’nun “yazınsal yapıtının ancak 300 sayfa tuttuğunu, ama Sophokles gibi ölümsüz olduğunu” söyleyen Marquez’den alıntı yapıyor. Yıl 1982[i]. Kendi yapıtının da aşağı yukarı o kadar tutacağını (ama Rulfo’yla aynı şekilde, ne çok insanı etkileyecek, sarsacak, düşündürecekti) nereden bilsin... Dört yıl sonra, onu göğüs kanserinden, 43 yaşındayken kaybediyoruz.

Henüz genç ve güzelken yaşamını yitirdiği için mi “prenses”? Neden “lirik”? Neden “nostaljik”? Çocukluğun Soğuk Geceleri nedeniyle mi “nostaljik”? Onu nasıl bu kadar kolaycı, üstünkörü “gamlı prenses”, “melankolik prenses” tanımlarına hapsediyoruz, ne hakla? Onu bu adlandırmalara hapsetmek, yapıtını anlamamış olmak demektir kanımca. Oysa Tezer Özlü’nün yapıtından ben azmi, doğası itibariyle acılı olan yaşamı yaşanabilir kılma çabasını anlıyorum. Satırlarını her okuduğumda hissettiğim şey yılgınlık değil, coşku oluyor. 

Tezer Özlü’yü birkaç yıl önce, oldukça geç yaşımda tanıdım. Söyledikleri kadar, söyleyiş tarzı da o denli kendine özgü idi ki. Beni ilk bunun çarptığını hatırlıyorum. Yepyeniydi; rastlanmadık. Ve daima yepyeni kalacak. Bu ne demektir? Onu “gamlı prenses”e indirgemek isteyenler üzerinde düşünmelidirler. 

Özlü’nün kişiliğine ve yapıtına yapılan haksızlığa ve saygısızlığa her zaman öfkelenmişimdir; son kitabı çıktığında da duygularım değişmedi. Üzerine çok yazıldı, derinlemesine bir yazı maalesef yine çıkmadı.

Son kitabının düzenlenişine ilişkin itirazlarım başlıca üç konuda toplanıyor. Birincisi, yukarıda değindiğim oluşturulmuş yaygın yanlış imajını pekiştiren, kitabı yansıtmayan ve temsil edemeyecek olan ad seçimi. Tamamen ticari ve sinir bozacak ölçüde kör gözüm parmağına. Oysa Özlü aynı kitapta örneğin, “Aslında batıyı, kuzeyi, güneyi, kuzeybatıyı ve geçmiş bütün zamanları, burada, Akdeniz duyarlılığı içinde ve bir üçüncü dünya ülkesinde yaşamak mutluluğuna ermiş, otuz yıllık yaşamlarına bir asrın olayları sığdırılmış ender mutlu insanlardan biri sayıyorum kendimi.”[ii] de diyor. Yoksa nedir yani, her yazar yeryüzüne dayanabilmek için yazar.

İkincisi, sayıları çok fazla olmasa da yazım yanlışları ve editör(ler)in eksikleri. Bir kere, bunca yıl sonra büyük bir yayınevinden çıkan kitap hatasız çıkamaz mıydı? Çok düşük bir olasılık, bu yanlışların metinlerin orijinalinde de bulunduğu; ancak bu belirtilmemiş. Kaldı ki, öyle bile olsa, hataların Özlü’nün elinden çıktığını düşünmek çok zor, o zamanki yayın süreciyle ilgili olmalı. 
Özensizliğe başka bir konuda, bir örnek daha: 135. sayfaya “editörün notu” olduğu belirtilen bir dipnot eklenmiş; iyi güzel. Bu not bir yönetmenin, yazının yayımlandığı tarihten sonra hangi filmleri çektiğini bildiriyor. Peki, editörlerden biri olsun, Özlü’nün Marburg edebiyat ödülünü almasıyla ilgili yazısının sonuna, bu ödülün kaç yılında Özlü’ye verildiği bilgisini yazmıyor? Yazının künyesi de yok çünkü… 8. sayfada editör hangi yazıların künye bilgilerine ulaşılamadığını vermiş; ancak bunlara neden ulaşılamadığını, ellerindeki yazıların basılı mı el yazısı mı olduğunu belirtmemiş; yayımlanmış olup olmadıklarını bilemiyoruz. 

Üçüncü ve en büyük itirazım, yazıların sıralanışıyla ilgili. Kronolojik bir sıra gözetilmemiş. Olabilir. Ama böyle olunca başka açılardan bir düzenleme beklerim. Belki konu bütünlüğü amaçlanmıştır, ama bakıyoruz, o da yok. Örneğin, “32. Uluslar arası Berlin Film Festivali Başlıyor” başlıklı yazıyla “32. Berlin Film Şenliği: 12 Günde 700 Film” başlıklı yazının arasında apayrı konuda iki yazı var, biri tarihsiz…
Yazılarda konu olarak ağırlık film festivalleriyle, sinemayla ilgili olanlarda. Bunlar bir araya toplanabilirdi. Aramızdan ayrılan yazarlar üzerine yazdıkları bir araya getirilebilirdi. Birçok düzenleme yapılabilirdi; ancak ne tercih edilirse edilsin, bununla ilgili bir açıklama konmalıydı. En basitinden, kronolojik bir sıra bile gözetilse şu komik yanlışa düşülmezdi: 37. Locarno film festivalini aktardığı yazı, 41. Venedik film festivalini müjdeleyerek bitiyor, ama Venedik film festivaliyle ilgili yazı, Locarno yazısından önce geliyor… Başka bir örnek: Peter Weiss söyleşisi ile Weiss’ın ölümü nedeniyle kaleme aldığı yazı birbirinden çok uzakta; biri 46. diğeri 161. sayfada yer alıyor. Ancak yalnızca dört ay arayla yazılmışlar. Bu şuursuzlukla iyi ki “editörler” (iki kişi) ve “hazırlayan” (etti üç kişi) Weiss’ın ölüm haberini ödül haberinden önceye koymamış. 

Bu kitap hakkında çok yazı okudum, belki okuduğumun iki üç katı yazı daha vardır, okumadığım. Benim okuduklarım genelde kitaptan, içeriğinden ziyade Özlü’ye ve daha önce yazdıklarına odaklanıyordu. Zweig ve Kafka’dan söz ettiğini yazan bir iki kişi vardı, o kadar.

Benim için kitap, birkaç açıdan çok değerli. Bana hissettirdiği ilk duygu, sanırım diğer Özlü severlerle ortaktır: başka bir eserini okuyamayacağını sanarken, kavuşmanın mutluluğu. Sonra, çeviri üzerine yazdıklarını önemli buldum: “Özeleştiriden Yoksunlukla Çağdaşlaşma Olanaksızdır” başlıklı yazısında Özlü, “Dünya yazınının iyi çevirmenleri, dünya yazınının büyük yazarlarıdır” diyor. Özlü sayesindeki önemli bir kazanımım da, Peter Weiss’ı tanımak oldu. Üç ciltlik romanı “Direnmenin Estetiği” bizde tek cilt halinde, birkaç ay önce İletişim Yayınları’ndan çıkmıştı. Açıkçası haberdar olduğum halde, Özlü’nün Weiss hakkındaki yazılarını okuyana dek roman tek başına, okumanın zorunlu olduğu duygusunu uyandırmamıştı. Özlü’nün yazıları hem yazarı hem de yapıtını tanıtması açısından çok önemli. Son olarak bahsedeceğim, beni etkileyen yazılarından biri de, “2. Dünya Kültürleri Festivali: Latin Amerika Yazarları ile Alman Yazarları Aynı Dili Konuşmuyor” başlıklı yazısıydı. Bu yazıda da hem Latin Amerika yazarlarının bilmediğimiz yönlerini tanıma fırsatı buluyor hem de Özlü’nün dediği gibi, düz ve mecazi anlamda Alman yazarlarıyla “aynı dili konuşmadıklarını” öğreniyoruz. Örneğin G. Grass ABD’nin sözcülüğüne soyunmuş... Genel olarak da, Özlü'nün Almanya'dan söz ettiği tüm yazılarında o dönemde henüz iki kutuplu olan dünya olanca ağırlığıyla kendini duyuruyor. Batı Almanya cephesinden dünyanın nasıl göründüğünü daha açık seçik anlıyoruz; sanat olaylarının mebzul miktarda ama heyecansız olduğunu da. Liberalizm kol geziyor…

Uzatmayayım daha fazla, yeterince uzattım; ama işte hepsi kitabı okuyun! ama bir yandan da eleştirin! diyeydi…




[i] Kitaptaki yazı tarihsiz; birkaç dakikalık bir aramayla buldum ama editörler (!) bulup bir not koyamamış.
[ii] s. 10.

4 Şubat 2014 Salı

Alberto Manguel- Borges'in Evinde



“Evrene kütüphane demiş ve cenneti “bajo la forma de una biblioteca” [bir kütüphane şeklinde] olarak hayal ettiğini itiraf etmiş biri için, kendi kütüphanesinin boyutları bir düşkırıklığı olmuştur belki de, çünkü bir başka şiirinde de dediği gibi, dilin “bilgeliği yalnızca taklit edebileceğini” biliyordu. Ziyaretçiler, kitaplarla kaplanmış bir yer, ek yerlerinden patlamak üzere olan raflar, geçişleri tıkayan ve her delikten fışkıran basılı malzeme yığınları, bir mürekkep ve kâğıt ormanı görmeyi bekliyordu. Bunun yerine, kitapların göze batmayan birkaç köşede toplandığı bir apartman dairesiyle karşılaşıyorlardı.” diye aktarıyor Manguel, Borges’in kütüphanesini.

Manguel, 16 yaşında, Buenos Aires’teki Pygmalion Kitapevi’nde çalıştığı sırada, Borges de oranın devamlı müşterisiymiş. Hemen herkese olduğu gibi, Manguel’e de ona kitap okuyup okuyamayacağını sormuş. Böylece Manguel, gözleri görmeyen, Ulusal Kütüphane’nin yöneticisi, ünlü yazar ve şair Borges’e dört yıl boyunca, haftanın üç dört günü kitap okumuş. İşte bu kitapta, hem o dönemdeki kendi Borges’ini hem de yazındaki Borges’i anlatıyor.

“Borges’in körlüğü, otuz yaşından itibaren yavaş yavaş ilerlemiş, elli sekiz yaşına geldiğinde ise artık tam olarak yerleşmişti"; bu hastalığın ailesinden miras olduğunu bilse de, kör olan üçüncü Ulusal Kütüphane yöneticisi olduğundan, batıl inancı da vardı… "Siyahı artık hiç göremediği için yakınır ve görebildiği tek renk olan sarıyı bağrına basardı, çok sevdiği kaplanların ve güllerin rengiydi bu…”

“Kaplanlar sanki sevgi için yaratılmışlar”

“Ölümünden birkaç ay önce, Arjantinli zengin bir toprak sahibi Borges’i estancia’sına davet etti ve bir sürpriz sözü verdi. Yaşlı adamı bahçedeki bir banka oturttu ve yalnız bıraktı; birden Borges yanıbaşında iri ve sıcak bir beden hissetti, ardından da omuzlarına dayanmış iri patiler. Ev sahibinin evcil kaplanı, onu düşleyen adama saygılarını sunuyordu. Hiç korkmadı Borges. Yalnızca çiğ et kokan nefesinden rahatsız oldu. “Kaplanların etobur olduğunu unutmuşum.”

Hedonist Borges

“Başına buyruk bir okuyucuydu Borges,… bir kitabı son sayfasına kadar okumak zorunda hissetmezdi kendini. Kütüphanesi (her okuyucu gibi onun da kütüphanesi, aynı zamanda otobiyografisiydi), olasılık yasalarına ve anarşinin kurallarına olan inancını yansıtıyordu. “Ben zevk peşinde koşan bir okuyucuyum: kitap almak kadar şahsi ve muhterem bir konuda, görev duygumun işe karışmasına hiçbir zaman izin vermedim.”

“Borges’in edebiyat konusundaki bu cömert yaklaşımı, ortak paydaları bir şekilde Borges’i içermek olan, farklı farklı yapıtlarda ortaya çıkışını da açıklıyor: Foucault’nun Les mots et les choses’unun ilk sayfası –burada (Borges’in hayal ettiği) ünlü bir Çin ansiklopedisinden yapılan bir alıntı vardır, bu ansiklopedide hayvanlar çok sayıda tutarsız kategoriye ayrılır, örneğin “İmparatora ait olanlar” ve uzaktan sinek gibi görünenler”; Umberto Eco’nun Gülün Adı’nda, manastır kütüphanesinde hayalet gibi dolaşan, Juan de Burgos adlı, kör ve katil kütüphaneci karakteri…” gibi. 

Muhteşem bellek

“Her şeyi anımsardı. Yazdığı kitapların nüshalarına ihtiyacı yoktu: unutulmasında sakınca olmayan bir geçmişe aitlermiş gibi davransa da, kendi yazdığı her şeyi ezberden okuyabilir, düzeltebilir ve değiştirebilirdi…” Manguel’in deyimiyle “amansız” belleği, doğuştan gelen bir yeti de olabilir, ancak büyük ölçüde körlüğünden ve kütüphaneciliğinden geliyor olmalıdır. 

Borges’den önce, Borges’den sonra

Manguel’e göre, İspanyolca dünyası yazarları, 17. Yüzyıldan bu yana (Borges’e gelene değin) iki ana akımın etkisinde kalmışlardı. Borges’in geliştirdiği “zengin, çok katmanlı bir yeni poetik anlamlar dağarı ve basit, sade biçem”, İspanyolcadaki önemli yazarların hemen hepsini etkiledi, Borges’e olan borçlarını dile getirmelerine yol açtı.

“Borges İspanyol dilini yeniledi. Bonkör okuma alışkanlıkları sayesinde, başka dillerden İspanyolcaya hoşluklar getirdi: İngilizcenin kalıpları ya da Almancanın, konuyu cümle sonuna kadar saklı tutabilme özelliği. Yazarken ya da çeviri yaparken, bir metni kesmek ya da değiştirmek konusunda sağduyusunun verdiği özgürlüğü kullanırdı… “Shakespeare çevireceksen,” demişti, “Shakespeare yazarken ne kadar özgür idiyse o kadar özgür olacaksın.”

Burada aklıma hemen Shakespeare’i oldukça serbest çeviren Can Yücel geliyor, onun tadına doyulmaz Bahar Noktası. Özgün adı A Midsummer Night’s Dream olan eserin adını, Can Yücel Bahar Noktası olarak uygun görmüştü; öyle çevirmişti ki, benim elimdeki, 2003 yılında Okuyan Us Yayın tarafından basılan nüshada, editör Can Yücel’i çevirmen olarak değil, ortak yazar olarak kapağa taşımıştı :)

“Borges, 1986’da Cenevre’de öldü; Heine ve Vergilius’u, Kipling ve Quincey’i keşfettiği, Baudelaire’i ilk kez okuduğu şehirdi” burası. “Ölümsüzlük istediğini yazan Unamuno’yu anlamıyordu: “Ölümsüzlük istemek için bir adamın deli olması gerekir, değil mi?

“Borges’ten sonra, edebiyat yapıtlarına hayat verenin aslında okur olduğunun açığa çıkmasından sonra”, yazarın ölümü trajik bir şey olmaktan çıkmıştı. “… yaşamsal olan, her zaman sözcüklerin kavrayışının ötesinde olan şey gittikten sonra, geriye kalandır edebiyat diye, Verlaine’den alıntı yapardı” diyor Manguel; metaforları seven Borges için, “bir nehir olarak zaman… gecelerin içinden aktı, her şeyi önüne katıp götürdü, geriye yalnızca edebiyat kaldı.”

1 Şubat 2014 Cumartesi

Liebes-Lied



Aşk Şarkısı


Ne yapıp ne etsem de tutsam ruhumu,
sana değmese? Nasıl aşırtsam onu,
senin üzerinden, aktarsam başka şeylere?
Ah, onu, yabancı, sessiz bir yere,
Karanlıkta kaybolan bir yere yerleştirmek isterdim.
Ki senin derin yerlerin titrediğinde titremesin.
Bize dokunan her şey, seni ve beni
alır ve birleştirir bir yay gibi,
iki telden tek bir ses çıkaran.
Hangi çalgıya geriliyiz biz?
Ve elinde olduğumuz hangi kemancı?
Ah o tatlı şarkı.

R. M. Rilke
Çev. (İ. B. Doğan)


Liebes-Lied

Wie soll ich meine Seele halten, dass
sie nicht an deine rührt? Wie soll ich sie
hinheben über dich zu andern Dingen?
Ach gerne möcht ich sie bei irgendwas
verlorenem im Dunkel unterbringen
an einer fremden stillen Stelle, die
nicht weiterschwingt, wenn deine Tiefen schwingen.
Doch alles, was uns anrührt, dich und mich
nimmt uns zusammen wie ein Bogenstrich,
der aus zwei Saiten eine Stimme zieht.
Auf welches Instrument sind wir gespannt?
Und welcher Geiger hat uns in der Hand?
O süsses Lied.

1 Aralık 2012

31 Ocak 2014 Cuma

Haruki Murakami- Koşmasaydım Yazamazdım



Bunca romanı olan Murakami’nin neresinden başlamak gerekir diye, bir gün bir arkadaşıma sormuştum (sanırım geçen yıl ya da bir önceki), “düşünmem gerek” diye cevaplamıştı; hala düşünüyor :)
Eğer bir yazarı gözüme kestirmişsem, nereden başlamak gerektiğini bir bilenden öğrenmeye çalışırım. Eğer bir yanıt bulamazsam da, otobiyografik bir şeyler yazıp yazmadığına bakarım; önce yazarı tanımak isterim. Yazarların kişilikleriyle eserlerini birbirinden ayrı tutabilme meziyetine sahip değilim. Yazarın kendisini sevmediysem, eserini de sevemiyorum. Tabii ki kişiliği hakkında bilgi sahibi olmadığım ya da kendini açık etmeyen yazarların kitaplarını okuduğum kadar, tüm kitaplarını okuyup yıllarca yere göğe koyamazken otobiyografisini okuduktan sonra kitaplarına (bir-ikisi dışında) elimin gitmediği yazarlar da tanıdım (örneğin Marquez). 

Murakami’ye nereden başlayayım diye düşünmeyi bile bırakmışken, bir kitap tanıtım dergisinde Türkçedeki son kitabı Koşmasaydım Yazamazdım hakkında güzel bir yazı okudum. Gittim aldım; beklentimi de aştı okuyunca. Sık sık elimden bırakıp belirsiz bir noktaya gözlerimi dikerek bir süre durup, söylenen söz üzerine düşünmemi gerektiren, bana beni, gündelik rutinimi düşündüren, yazmak üzerine düşündüren, özdisiplin üzerine, akıp giden ömür üzerine, spor üzerine, tutku üzerine ve daha birçok şey üzerine düşündüren bir kitaptı okuduğum. Deneme olarak adlandırılmış, Murakami’nin deyişiyle bir hatırat olarak okumanın mahzuru olmadığı, kişisel bir metin. Hayatındaki en önemli şeyler olan koşmak ve yazmak üzerine deneyimlerini paylaşmış, bu eylemler üzerine kafa yormuş, kendine sorular sormuş ve yanıtlamaya çalışmıştı. Kitabın benim için önemi, tadını elbette çıkardığım edebi değerinin yanı sıra, altmışına yaklaşmış bir ömrün nasıl tüketildiğinde de yatıyor: tüm bu yaşamın anlamı, yaşamımızın bize özgü olmasını sağlayan şeylerin anlamı nedir? 

Geçmişin bir muhasebesini yapmak ve kalan yılları nasıl yaşamak gerektiğiyle ilgili seçimleri ve vazgeçişleri gözden geçirmek, bundan sonraki kararları ona göre almak konusunda da çok işe yaradığından dolayı, işlevsel açıdan da, bu kitap çok önemli. 

Murakami, roman yazmayı düşünmeye başladığı tarih ve saati çok net hatırlıyormuş: 1 Nisan 1978, öğlen 13:30 sıraları. O saatte nerede ne yapıyor olduğunu, açık gökyüzünü, taze yeşil çimenlerin dokunuşunu ve vahiy gibi inen fikrin verdiği hissi de. O yıl sonbahar geldiğinde yazar ilk dosyasını, ilk romanını ortaya çıkarmış. O sırada kendi barını işletmekteymiş ve işleri fena gitmiyormuş. Yazmaya başladıktan sonra 3 yıl boyuca, bir yandan barda çalışırken, bir yandan da gece yarısı eve döndükten sonra mutfak masasının başına geçip uykusu gelene kadar yazmış (o dönemde normal insanların iki katı bir ömür yaşamış olduğunu söylüyor) ama zamanla, aralarda 30 dakika, bir saat gibi bölük pörçük zamanlar yaratıp yazmanın yetmediğini, yeterince derinleşemediğini fark etmiş. Üç yılda yazdığı iki roman, öyküler ve Scott Fitzgerald çevirilerinden sonra, radikal bir karar vermesi gerekmiş: barı kapatıp kendini tamamen yazmaya vermek. 1981 yılının sonbaharında, barı devredip, romanına malzeme toplamak üzere bir hafta süreyle Hokkaido seyahatine çıkmış. Ertesi yılın Nisan ayında, kendi deyişiyle önceki romanlarından daha uzun, çerçevesi daha geniş ve öyküselliği güçlü bir eser ortaya koymayı başarmış: Yaban Koyununun İzinde. Belki de başka bir şansı olmayacağını düşünerek. Okurların coşkuyla karşıladığı roman, yazar için asıl başlangıç noktasını işaret ediyor.

Bundan sonra, yani hayatını yazar olarak kazanabileceği belli olduktan sonra, sağlığına bir çeki düzen verme gereği duymuş:
“…yüzleştiğim ilk ciddi sorun, bünyemi ayakta tutabilmekti. Zaten kendi haline bırakınca hemen şişmanlamaya yatkın bir bünyem vardı. … Sabahtan akşama kadar masa başında yazmakla geçen bir yaşantıya başlayınca bir yandan vücudumun gücü gitgide azaldı, öte yandan da kilo aldım. … O sıralarda günde üç paket sigara içiyordum. Parmaklarım sararmış, her yanım sigara kokmaya başlamıştı. … Hayatımı daha uzun yıllar roman yazarı olarak geçirmek istiyorsam, gücümü sürekli ayakta tutarak, vücut ağırlığımı da normal dengede koruma yöntemini bulmak durumundaydım.”

Böylece her gün koşmaya başlamış. Profesyonel yazarlığa başlamasıyla, hayatına tam bir disiplin hâkim olmuş. Barı devretmiş, farklı bir şehre taşınmış ve hayatını, erken kalkıp erken yatmak ve her gün düzenli olarak koşmak ve yazmak üzerine kurmuş. Yazmaya değil ama koşmaya ilk başladığında zorlanmış, ama pes etmemiş: “… uzun mesafeler koşamıyordum. 20 dakika, bilemediniz 30 dakika sanırım. Bu kadarla bile nefes nefese kalıyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyor, bacaklarım titremeye başlıyordu… utanmama yol açıyordu. … fakat sürekli olarak koştukça, bedenim koşmayı en uç sınırlarında kabul etmeye başlamış, bununla birlikte mesafe de yavaş yavaş artmıştı. Form diyebileceğim bir şey oluşmuş, soluk alıp veriş ritmim dengeye oturmuş, nabzım da sakinleşmişti. Hız ya da mesafe bir yana, olabildiğince ara vermeden koşabilecek şekilde her gün koşmayı birinci hedef haline getirmiştim.”

Aslında bunu isterdim ama burada bütün kitabı alıntıla(ya)mayacağım. Bunun yerine, yazarın belki de amaçlamadığı, ama her iyi kitapta bulunan ortak özellikten dolayı, kitaptan pasajlarla, bunların bende ne uyandırdığını anlatacağım. Hep bahsettiğim bir söyleşi vardır; çok sevdiğim yazar Eduardo Galeano’nun bir yerinde kötü ve iyi edebiyatı tarif ettiği. Der ki, “benim için iyi olanı, okunduğunda yaratıcılığı zincirlerinden boşaltan, imgelemi ve bilinci coşturan, kısacası etkin bir edebiyattır. Okunduğunda, insanı yineleten, onu beslemeksizin, zenginleştirmeksizin biraz olsun değiştirmeyen de ne denli iyi yazılırsa yazılsın kötü edebiyattır.” Murakami’nin bu denemesi de bende işte bu etkiyi yarattı: beni değiştirdi; bana beni, içimdeki özü, kendimle ilgili beklentilerimi hatırlattı. Azmetmeyi unutmuş olduğumu hatırlattı. 
17 yaşından bu yana çalışıyorum. Ama üniversite bitip de ciddi olarak tam zamanlı çalışma hayatına başladığımda, arkeoloji ve antropoloji benim için uğraş olarak gerçekleşmesi zor, uzak, güzel bir hayal, bu konularda okumak, yazmak hobiydi. Hobim asıl uğraşım olduğunda ve ilk hedefime ulaştıktan sonra, giderek çalışma azmim azaldı ve bugün o benim bile pek beğendiğim ve takdir edildiğim azmimden geriye fazla bir şey kalmadı.
Murakami’nin kimseye örnek olmak gibi bir iddiası yok. Ancak çalışma azmi ve disiplin üzerine inşa edilen bir ömrü, bu çok doğru ve verimli yaşanmış kendi yaşama ve yaşlanma deneyimini öyle dingin ve mütevazı anlatıyor ki, didaktizmden kendisi de nefret eden bu adamı örnek almak için can atıyorsunuz.
Yirmi dakika koştuğunda bacakları titreyen bir yeni yetme yazardan, maraton koşucusu bir ünlü yazar yaratan azmin öyküsünü, on yılda on kilo almış, sporu unutmuş, çalışma azmini kaybetmiş bir beden ve zihinle yutar gibi okudum, aklıma kazıdım, dahası harekete geçtim. İşte bana beni hatırlatan Koşmasaydım Yazamazdım’dan pasajlar ve düşündürdükleri:


Murakami radikal bir karar alıyor

“...çevremdekilerin karşı çıkmasına aldırış etmeden barla ilgili haklarımı olduğu gibi devrettim. Elbette bunu yapmak içimden gelmiyordu, ama “roman yazarı” gibi bir etiketi taşıyarak yaşamak kararındaydım. “Hele bir iki yıl boyunca beni serbest bırakın. Eğer başarılı olamazsam yine bir yerlerde küçük bir bar açabilirim, değil mi? Henüz gencim ve her şeye sıfırdan başlayabilirim” dedim karıma. “Olur” dedi o da.  O sıralarda halen yüksek miktarda borcum vardı, ama bir şekilde hallolur diye düşündüm. Bu, 1981 yılındaydı...”

Bu yazdıklarıyla çok özdeşlik kurdum çünkü 26 yaşındayken benzer bir karar aldım. Üniversiteden sonra bir arkadaşımla birlikte kendi catering işimizi kurmuştuk; ona gelene kadar da otellerde, catering işlerinde çalışmıştık; Murakami’nin barı ile oldukça benzer bir iş. Bu işi bir süre götürdükten sonra caydık, maaşlı işler bulduk. Neyse uzatmayayım, bu işler rastlantıların getirdikleriydi, gelişine vurmalardı, gönülde yatan aslan değildi. Ben de bir gün bastım istifayı; aynı Murakami gibi, gençliğime ve ufak birikimime güvenerek, eşimin desteğiyle, sonunda tarihöncesi arkeolojisinde uzmanlaşacağım bir yola düştüm.

Mecbursan çalışamazsın!

“...Benim ders çalışmaya ilgi duyar hale gelmem, bir müfredata bağlı eğitim sisteminden bir şekilde sıyrıldıktan sonra, yani toplumda ekmeğini kazanmaya çalışan bir kişi olduktan sonra oldu. İlgi duyduğum alanlara ait meselelerin, kendime uygun bir hızla, kendi sevdiğim bir yöntemle peşine düştüm. Bilgi ve tekniği daha etkin bir şekilde özümseyebildiğimi de anladım. Örneğin çeviri tekniklerini de tamamen bu şekilde, deyim yerindeyse kendimi paralayarak öğrendim, özümsedim. Bu yüzden elle tutulur bir tarza ulaşmam hem zaman aldı hem de birçok deneme yanılmaya mal oldu, ama o ölçüde de birçok şeyi öğrenip özümseyebildim.”
Aynı şekilde ben de, hayatımda en çok ders çalıştığım dönemi, işimden ayrılıp yüksek lisansa hazırlandığım dönem olarak hatırlıyorum. O süreçte bana verilen okuma listelerini tamamlamanın yanı sıra, bir de kendi kendime İngilizce öğrenmem gerekmişti :)

Genç ve deha sahibi olmak, sırtında kanat taşımakla aynı şeydir

“…Elbette insani olarak olgunlaşmayla birlikte doğal yetenekteki eksilmenin gizlenmesi mümkündür. Hızlı atıcıların belli bir noktadan sonra falsolu top atmaya ağırlık verecek şekilde akıllarını kullanan atıcılar haline gelmeleri gibi. Fakat bunda da elbette bir sınır vardır. Bir kaybetmişlik duygusunun hafif gölgesi de ortalarda dolaşmaya başlamıştır artık.
Öte yandan deha açısından pek de şanslı olmayan ya da nasıl desem, ucu ucuna standartları karşılayan yazarlar, gençlik çağlarından itibaren bilinçli olarak kas geliştirmek durumundadırlar. Onlar, antrenman yoluyla odaklanma gücünü geliştirir, sürdürebilme gücünü artırırlar. Sonra bu nitelikleri, bir ölçüye kadar, dehanın yerine geçecek şekilde kullanmaya mecbur kalırlar. Fakat bir şekilde işi kotarırken kendi içlerinde saklı gerçek dehalarıyla karşılaşıverdikleri de olur. Ter dökerek, sürekli kürekle çukur açmak yoluyla derinliklerde yatan gizli bir su damarını bulmuşlardır artık.  Tam anlamıyla talih diyebiliriz herhalde. Fakat böylesi talih eseri dehaya kavuşulsa bile, işin özü, dehaya, derin çukuru kazmayı sürdürmek için gerekli olan kas gücüyle ve antrenman yoluyla sahip olunmasıdır. Son yıllarında dehasını sergileyebilecek hale gelen yazarlar, az çok bu süreçlerden geçerler.”
Yazmakla ilgili ne kadar deneyim okumuş, ne kadar öğüt dinlemiş olursam olayım, tecrübe etmeden ve kâğıt kalemin ya da klavyenin -her neyse- başına geçmeden önce bu sözlerin değerinden faydalanamıyordum. Yazma azmim tamamen kaybolmuştu, son zamanlara değin. Oysa biliyordum, kervan yolda düzülür; fikir ne kadar iyi olursa olsun yazmaya başlamadan yazamaz, yazmayı sürdürmeden metni bitiremezsiniz. Sonuçlandırmadığınız zaman da, fikrinizin iyi olup olmayışının, hatta bir fikriniz olup olmadığının, konuyu araştırmak için harcadığınız sürenin ve üzerine metninizi inşa edeceğiniz kaynakların, verilerin filan, hiçbir önemi yoktur. İğneyle kuyu kazacaksınız, silip baştan yazacaksınız. Birkaç gün, birkaç hafta sonra tekrar okuyacak, düzeltecek, ekleyecek, kısaltacaksınız. Ne olursa olsun, ara vermeden. Tekrar Murakami’ye kulak verelim:

“Düşündüğüm şeyleri metne dökmek yerine, metni oluşturarak meseleleri düşünürüm. Yazma işlemi aracılığıyla düşüncelerimi şekillendiririm. Tekrar yazıp düzeltmek yoluyla düşüncelerimi derinleştiririm.”
Murakami sayesinde, bilmediğim bir şey öğrenmedim, ama daha değerli bir şey kazandım, onun sayesinde, bildiklerimi içselleştirdim: Süreci tersine çevirmek gerekliliğini, düşünüp taşınıp bunları yazıya dökmek yerine, yazarken düşünmek gerektiğini.

Ölene kadar 18

Bu küçücük kitapta alıntılanacak ve hak verilecek ne kadar çok şey var, ama size de okuyacak bir şeyler kalsın, o nedenle iki şeyi daha cımbızlamama izin verin. Birincisi, kitabı yazdığı güne kadar yaklaşık 25 yıl her gün düzenli olarak ciddi koşu antrenmanı yapan, her sene bir tam maraton koşan, sonraları triatlona kayan, bunun için yüzme stilini yeni baştan yaratan ve bisiklet sürmeyi geliştiren, vücut ve zihnin bir bütün olduğunu bilen ve fiziksel sınırlarını devamlı olarak ilerletip sınırlarını zorlayan bu adamın, bisikletinde “ölene kadar 18” yazan bu adamın, okuyucuya çelişkili gelebilecek bir tevekkülle yaşlanmayı kabullenişidir. Belki de usta yine aynı metodu kullanıyordur, yani yazarken düşünüyordur bu konuyu, bilmiyorum. Belki yaşlanmayı kabullenmek gerektiği üzerine düşünmesine yarıyordur bu satırlar:
“ Şu an artık ne kadar çabalarsam çabalayayım, olasılıkla eskisi gibi koşamam. Bu gerçeği, olduğu gibi kabullenmek niyetindeyim. Bana kendimi rahat hissettiren bir şey olduğunu söylemem güç ama bu, yaşlanmak işte. Benim bir işlevim olduğu gibi zamanın da bir işlevi var. Dahası zaman, benden çok daha sadık bir şekilde, çok daha kesin bir şekilde görevini yerine getiriyor. Ne de olsa zaman,  zaman dediğimiz şeyin doğduğu andan itibaren (acaba ne kadar süredir?) bir an bile durmaksızın ilerlemeyi sürdürüyor. Genç yaşta ölmekten kurtulan insanlar, bunun karşılığında kesin olarak yaşlanmak gibi minnet duyulacak bir hakka sahip oluyorlar… Bu gerçeği kabullenip buna alışmak zorundayız.”

Hiçbir şey olmamış gibi

Sabah antrenmanları sırasında karşılaştığı ümit vaat eden genç atletler, bir trafik kazasında birlikte ölmüşler. Murakami, naif mi yoksa ironik mi olduğunu tam anlayamadığım bir soru soruyor: “Böylesine zorlu antrenmanlara dayanan bu insanların duyguları, içlerinde besledikleri ümitler, rüyaları ve planları acaba nereye kaybolup gitti? İnsanın aklındakiler, vücudun ölümüyle birlikte öylece, hiçbir şey olmamış gibi yok olup gidiyor mu acaba?”
Bu satırları okuyunca, yaşamımın temel motifinin hep ölüm olduğunu bir kez daha duydum; bana ölümle ilgili hiç halledemediğim meseleyi, ölümlü olduğumuz gerçeğiyle çok barışık görünüp, bir türlü yüzleşemeyişimi hatırlattı. Bir de Metin Altıok’un dizelerini:

“yani benim gözlerimin bunca yıl gördükleri,
bir gün benimle birlikte
yok olup gidecekler öyle mi?”

Cımbızlayacağım ikinci ve son olgu da işte bu, yaşlanmayı ve kaçınılmaz sonu kabulleniş sorunsalının çözümüyle ilgilidir. Kabulleneceğiz, ama nasıl. Yaşamaktan hoşnutsak ve bu dünyada daha yapacak işlerimizin olduğu fikrindeysek, ölümlü oluşumuzla nasıl baş ederiz? Murakami usta bunu koşma metaforu üzerinden açıklıyor:

“…bazen, her gün koşanlara karşı, bu kadar eziyete uzun yaşamak için mi giriyorsun, şeklinde alaylı konuşan insanlar da olur. Fakat düşünüyorum da, bence uzun yaşam peşinde olduğu için koşan insanlar, pek de o kadar fazla değil. Aksine, uzun yaşayabilecek olmasam da en azından yaşarken dolu dolu bir yaşam sürmek isterim, diye düşünerek koşan insanlar, sayı olarak çok daha fazladır bence. Ne olduğunu anlamadan yaşanan bir on yıla kıyasla net hedefler belirlenerek dolu dolu yaşanan bir on yıl doğal olarak çok daha istenir bir şeydir. Koşmak, gerçekten bu konuda yardımcı olur, diye düşünüyorum. Her bireyin kendi sınırları içerisinde, az da olsa kendi içindeki enerjiyi yakarak yol alması. İşte bu, koşuculuk denen şeyin özü olduğu gibi, bir yandan da yaşamanın (benim içinse yazmanın) metaforudur. Böylesi bir fikre, olasılıkla çoğu koşucu katılacaktır.”

Murakami her anlamda bir uzun mesafe koşucusu. Ondan öğrenecek eminim daha çok şey var. Artık, onu okumaya nereden başlayacağımı da biliyorum sanırım. Ama bence Murakami’den öğrendiklerim doğrultusunda şimdi önemli olan, benim bundan sonraki hayatımda nasıl koşacağım.