Haruki Murakami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haruki Murakami etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2015 Pazartesi

Haruki Murakami -Sahilde Kafka



Hayatımda okuduğum en güzel romandı filan diyemem ama şimdiye kadar başka romanlardan almadığım değişik bir zevk aldığımı da rahatlıkla söyleyebilirim. Bu, Murakami’nin ustalığından olduğu kadar, Japon kültürüne dair öğrendiklerimden de kaynaklanıyor. 

Bitirdiğimde kitap hakkında mutlaka bir şeyler yazmak istedim ama edebi bir eser hakkında edebiyat kuramı bilmeden öznel olmayan ne yazabilirdim ki. Baktım bazı sayfaları kıvırıp işaretlemişim, onlardan gideyim bari dedim: 

s. 33
“...Yalnız olunca bir türlü rahat edemiyorum. Tuhaf birisi gelip yanıma oturur diye hiç uyuyamadım. Bileti alırken koltukların ayrı ayrı olduğunu söylemişlerdi, ama otobüse bindiğimde bir baktım koltuklar ikiliydi. Takamutsa’ya kadar, biraz olsun uyumak istiyorum. Senin öyle tuhaf bir yanın da yok. Sorun olmaz değil mi?”
“Olmaz” dedim.
“Teşekkür ederim” dedi. “Yolculuk, yol arkadaşıyla, derler ya.”
Başımı sallayarak onayladım. Sanırım her şeye başımı sallıyordum. Ne söylemem gerekirdi ki?
“Devamı nasıldı?”
“Neyin devamı?”
“Yolculuk, yol arkadaşıyla... İşte onun devamı. Bir devamı vardı değil mi? Aklıma gelmiyor. Japonca konusunda eskiden beri pek iyi değilimdir.”
“Dünya duyguyla” dedim.
“Yolculuk yol arkadaşıyla, dünya duyguyla” dedi emin olmak istercesine. Elinde kağıt kalem olsa, not alacakmış gibi bir havayla. “Bu sözün ne gibi bir anlamı var peki? Yani kısaca söylemek gerekirse.”
Bir an düşündüm. Düşünmem biraz zaman aldı. Yine de sessizce bekledi.
“Rastlantı, arkadaşlıklar, insanın duyguları için önemlidir anlamında sanıyorum. Kısaca söylemek gerekirse.”
Bir süre düşündükten sonra, ellerini masanın üzerinde usulca birleştirdi. “Gerçekten de öyle. Rastlantı, arkadaşlıklar, insanın duyguları için önemli. Bence de öyle.”

s. 45
“Otobüsten inince, valizini yere koyup üzerine oturdu, omzuna astığı küçük sırt çantasından çıkardığı tükenmezkalemle bir şeyler karaladıktan sonra o sayfayı yırtıp bana uzattı. Telefon numarasını yazmıştı galiba.
“Cep telefonum” dedi yüzünü hafifçe çarpıtarak. “Bir süre arkadaşımda kalacağım, birileriyle görüşmek istersen bu numarayı ara. Hani derler ya, iki insanın kol ağzı sürtmüşse...”
“Bir nedeni vardır” diye tamamladım.
“Hah, işte o” dedi. “Anlamı ne peki?”
“Bir önceki yaşamdan kalma bağları anlatır. Çok küçük şeylerde bile, dünyada hiçbir şeyin tesadüfen olamayacağı anlamında kullanılır.”

s. 54
“Platon’un Şölen eserindeki Aristophanes’in dediklerine bakılırsa, çok eski zamanlarda, mitolojik çağlarda üç farklı insan türü varmış” dedi Oşima. “Biliyor muydun?”
“Bilmiyordum” dedim.
“Eskiden dünya erkek ve kadından değil, erkek-erkek, erkek-kadın ve kadın-kadından oluşurmuş. Yani günümüzdeki iki kişilik malzemeyle bir kişi ortaya çıkıyormuş. Herkes bundan memnun bir halde yaşıyormuş. Fakat tanrı kılıcını kaptığı gibi hepsini ikiye bölmüş. Muntazam bir şekilde tam ikiye. Bunun sonucunda dünyada yalnızca erkek ve kadın kalmış, insanlar da öteki yarılarını bulmak için arayış içinde yaşamlarını sürmeye başlamışlar.”

s. 398-9
Albay Sanders kollarını göğsünde kavuşturup dik bakışlarını Hoşino’nun yüzüne yöneltti. “Tanrı dediğin ne peki?"
Bu soru üzerine genç adam biraz düşündü.
“Tanrı’nın nasıl bir yüzü vardır? Ne yer, ne içer?” diyerek Albay Sanders sorularını sürdürdü.
“İşin orasını ben bilmem.Tanrı Tanrı’dır. Her yerde Tanrı vardır, yaptığımız her şeyi görür. Yaptıklarımızın iyi mi, kötü mü olduğuna o karar verir.”
“Öyleyse, futbol hakemi gibi bir şey.”
“Öyle de diyebilirsin belki.”
“Yani ne şimdi? Tanrı şort pantolon giyip ağzında düdük, uzatmaları hesaplayan bir şey mi yani?”
“Amma dalgacıymışsın be amca” dedi Hoşino.
“Japonya’nın tanrısı ile yabancı ülkelerin tanrısı akraba mı, yoksa düşman mı?”
“Ne bileyim ben!”
“Bak Hoşino’cuğum. Tanrı dediğin, ancak insanın bilincinde var olur. Özellikle Japonya’datanrı dediğin esnek bir kavramdır. Bunun kanıtı olarak da, savaştan önce tanrı olan imparator, işgal ordusu komutanı Mc Arthur’un ‘Bırak artık bu tanrılığı canım’ direktifi üzerine, ‘Tamam, artık normal bir insanım’ diyerek, 1946 yılından beri tanrı olmaktan çıkmıştır. Tanrı dediğin, işte böyle ayarlanabilir bir şeydir. Ağzında ucuz piposu, gözünde güneş gözlükleriyle dolaşan bir Amerikan askerinin küçük bir direktifiyle, varoluş şeklini değiştirebilen bir şeydir. İşte öylesine postmodern bir şeydir. Var olduğunu düşünürsen vardır. Yok, dersen de yoktur. Öyle bir şeyi neden aklına takıyorsun?”

s. 483
“Evet Hoşino Bey. Başınıza iş açtım.”
Hoşino derin derin iç geçirdi. “Yok be amca. ‘Zehri içen kabını da yer’ diye bir laf vardır.”
“Ne anlamda kullanılır?”
“Yani zehri içen kabını da ortada bırakmasın gibi bir anlamı var işte.”
...
“... az önceki lafla söylemek istediğim şu: Buraya kadar geldiğime göre, bundan sonra da seni korur, seninle birlikte kaçarım. Senin kötü bir şey yaptığını hiç sanmıyorum. Seni burada yalnız bırakmam. Bu benim adalet anlayışıma ters düşer çünkü.”

Bu gözden geçirme faslından sonra bir daha düşündüm de, kitaptan asıl kazandığım şey yukarıdaki hoşluklar değil, “dingin” sözcüğünün anlamını öğrenmek oldu. Yani kelime olarak ne anlama geldiğini biliyordum da duygu olarak neye tekabül ettiğini bilmiyordum. Bendeniz biraz huzursuz ve hareketliyimdir; örneğin transandantal meditasyonu öğrenmeme, uygulayıp faydasını da görmeme karşın, çok durağan olduğu gerekçesiyle devam edememiştim. Ama bir çeşit yogayla bütünleştirilmiş daha kısa süreli meditasyonlar idealdir. Her neyse, düşüncelerim de yerinde duramayan vücudum gibi koşuşturma halindedir; ama bu kitabı okurken bazen dinginliğin, “sessizliğin sesini dinlemenin” de benim için pekala mümkün olabileceğini hissettim.

31 Ocak 2014 Cuma

Haruki Murakami- Koşmasaydım Yazamazdım



Bunca romanı olan Murakami’nin neresinden başlamak gerekir diye, bir gün bir arkadaşıma sormuştum (sanırım geçen yıl ya da bir önceki), “düşünmem gerek” diye cevaplamıştı; hala düşünüyor :)
Eğer bir yazarı gözüme kestirmişsem, nereden başlamak gerektiğini bir bilenden öğrenmeye çalışırım. Eğer bir yanıt bulamazsam da, otobiyografik bir şeyler yazıp yazmadığına bakarım; önce yazarı tanımak isterim. Yazarların kişilikleriyle eserlerini birbirinden ayrı tutabilme meziyetine sahip değilim. Yazarın kendisini sevmediysem, eserini de sevemiyorum. Tabii ki kişiliği hakkında bilgi sahibi olmadığım ya da kendini açık etmeyen yazarların kitaplarını okuduğum kadar, tüm kitaplarını okuyup yıllarca yere göğe koyamazken otobiyografisini okuduktan sonra kitaplarına (bir-ikisi dışında) elimin gitmediği yazarlar da tanıdım (örneğin Marquez). 

Murakami’ye nereden başlayayım diye düşünmeyi bile bırakmışken, bir kitap tanıtım dergisinde Türkçedeki son kitabı Koşmasaydım Yazamazdım hakkında güzel bir yazı okudum. Gittim aldım; beklentimi de aştı okuyunca. Sık sık elimden bırakıp belirsiz bir noktaya gözlerimi dikerek bir süre durup, söylenen söz üzerine düşünmemi gerektiren, bana beni, gündelik rutinimi düşündüren, yazmak üzerine düşündüren, özdisiplin üzerine, akıp giden ömür üzerine, spor üzerine, tutku üzerine ve daha birçok şey üzerine düşündüren bir kitaptı okuduğum. Deneme olarak adlandırılmış, Murakami’nin deyişiyle bir hatırat olarak okumanın mahzuru olmadığı, kişisel bir metin. Hayatındaki en önemli şeyler olan koşmak ve yazmak üzerine deneyimlerini paylaşmış, bu eylemler üzerine kafa yormuş, kendine sorular sormuş ve yanıtlamaya çalışmıştı. Kitabın benim için önemi, tadını elbette çıkardığım edebi değerinin yanı sıra, altmışına yaklaşmış bir ömrün nasıl tüketildiğinde de yatıyor: tüm bu yaşamın anlamı, yaşamımızın bize özgü olmasını sağlayan şeylerin anlamı nedir? 

Geçmişin bir muhasebesini yapmak ve kalan yılları nasıl yaşamak gerektiğiyle ilgili seçimleri ve vazgeçişleri gözden geçirmek, bundan sonraki kararları ona göre almak konusunda da çok işe yaradığından dolayı, işlevsel açıdan da, bu kitap çok önemli. 

Murakami, roman yazmayı düşünmeye başladığı tarih ve saati çok net hatırlıyormuş: 1 Nisan 1978, öğlen 13:30 sıraları. O saatte nerede ne yapıyor olduğunu, açık gökyüzünü, taze yeşil çimenlerin dokunuşunu ve vahiy gibi inen fikrin verdiği hissi de. O yıl sonbahar geldiğinde yazar ilk dosyasını, ilk romanını ortaya çıkarmış. O sırada kendi barını işletmekteymiş ve işleri fena gitmiyormuş. Yazmaya başladıktan sonra 3 yıl boyuca, bir yandan barda çalışırken, bir yandan da gece yarısı eve döndükten sonra mutfak masasının başına geçip uykusu gelene kadar yazmış (o dönemde normal insanların iki katı bir ömür yaşamış olduğunu söylüyor) ama zamanla, aralarda 30 dakika, bir saat gibi bölük pörçük zamanlar yaratıp yazmanın yetmediğini, yeterince derinleşemediğini fark etmiş. Üç yılda yazdığı iki roman, öyküler ve Scott Fitzgerald çevirilerinden sonra, radikal bir karar vermesi gerekmiş: barı kapatıp kendini tamamen yazmaya vermek. 1981 yılının sonbaharında, barı devredip, romanına malzeme toplamak üzere bir hafta süreyle Hokkaido seyahatine çıkmış. Ertesi yılın Nisan ayında, kendi deyişiyle önceki romanlarından daha uzun, çerçevesi daha geniş ve öyküselliği güçlü bir eser ortaya koymayı başarmış: Yaban Koyununun İzinde. Belki de başka bir şansı olmayacağını düşünerek. Okurların coşkuyla karşıladığı roman, yazar için asıl başlangıç noktasını işaret ediyor.

Bundan sonra, yani hayatını yazar olarak kazanabileceği belli olduktan sonra, sağlığına bir çeki düzen verme gereği duymuş:
“…yüzleştiğim ilk ciddi sorun, bünyemi ayakta tutabilmekti. Zaten kendi haline bırakınca hemen şişmanlamaya yatkın bir bünyem vardı. … Sabahtan akşama kadar masa başında yazmakla geçen bir yaşantıya başlayınca bir yandan vücudumun gücü gitgide azaldı, öte yandan da kilo aldım. … O sıralarda günde üç paket sigara içiyordum. Parmaklarım sararmış, her yanım sigara kokmaya başlamıştı. … Hayatımı daha uzun yıllar roman yazarı olarak geçirmek istiyorsam, gücümü sürekli ayakta tutarak, vücut ağırlığımı da normal dengede koruma yöntemini bulmak durumundaydım.”

Böylece her gün koşmaya başlamış. Profesyonel yazarlığa başlamasıyla, hayatına tam bir disiplin hâkim olmuş. Barı devretmiş, farklı bir şehre taşınmış ve hayatını, erken kalkıp erken yatmak ve her gün düzenli olarak koşmak ve yazmak üzerine kurmuş. Yazmaya değil ama koşmaya ilk başladığında zorlanmış, ama pes etmemiş: “… uzun mesafeler koşamıyordum. 20 dakika, bilemediniz 30 dakika sanırım. Bu kadarla bile nefes nefese kalıyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyor, bacaklarım titremeye başlıyordu… utanmama yol açıyordu. … fakat sürekli olarak koştukça, bedenim koşmayı en uç sınırlarında kabul etmeye başlamış, bununla birlikte mesafe de yavaş yavaş artmıştı. Form diyebileceğim bir şey oluşmuş, soluk alıp veriş ritmim dengeye oturmuş, nabzım da sakinleşmişti. Hız ya da mesafe bir yana, olabildiğince ara vermeden koşabilecek şekilde her gün koşmayı birinci hedef haline getirmiştim.”

Aslında bunu isterdim ama burada bütün kitabı alıntıla(ya)mayacağım. Bunun yerine, yazarın belki de amaçlamadığı, ama her iyi kitapta bulunan ortak özellikten dolayı, kitaptan pasajlarla, bunların bende ne uyandırdığını anlatacağım. Hep bahsettiğim bir söyleşi vardır; çok sevdiğim yazar Eduardo Galeano’nun bir yerinde kötü ve iyi edebiyatı tarif ettiği. Der ki, “benim için iyi olanı, okunduğunda yaratıcılığı zincirlerinden boşaltan, imgelemi ve bilinci coşturan, kısacası etkin bir edebiyattır. Okunduğunda, insanı yineleten, onu beslemeksizin, zenginleştirmeksizin biraz olsun değiştirmeyen de ne denli iyi yazılırsa yazılsın kötü edebiyattır.” Murakami’nin bu denemesi de bende işte bu etkiyi yarattı: beni değiştirdi; bana beni, içimdeki özü, kendimle ilgili beklentilerimi hatırlattı. Azmetmeyi unutmuş olduğumu hatırlattı. 
17 yaşından bu yana çalışıyorum. Ama üniversite bitip de ciddi olarak tam zamanlı çalışma hayatına başladığımda, arkeoloji ve antropoloji benim için uğraş olarak gerçekleşmesi zor, uzak, güzel bir hayal, bu konularda okumak, yazmak hobiydi. Hobim asıl uğraşım olduğunda ve ilk hedefime ulaştıktan sonra, giderek çalışma azmim azaldı ve bugün o benim bile pek beğendiğim ve takdir edildiğim azmimden geriye fazla bir şey kalmadı.
Murakami’nin kimseye örnek olmak gibi bir iddiası yok. Ancak çalışma azmi ve disiplin üzerine inşa edilen bir ömrü, bu çok doğru ve verimli yaşanmış kendi yaşama ve yaşlanma deneyimini öyle dingin ve mütevazı anlatıyor ki, didaktizmden kendisi de nefret eden bu adamı örnek almak için can atıyorsunuz.
Yirmi dakika koştuğunda bacakları titreyen bir yeni yetme yazardan, maraton koşucusu bir ünlü yazar yaratan azmin öyküsünü, on yılda on kilo almış, sporu unutmuş, çalışma azmini kaybetmiş bir beden ve zihinle yutar gibi okudum, aklıma kazıdım, dahası harekete geçtim. İşte bana beni hatırlatan Koşmasaydım Yazamazdım’dan pasajlar ve düşündürdükleri:


Murakami radikal bir karar alıyor

“...çevremdekilerin karşı çıkmasına aldırış etmeden barla ilgili haklarımı olduğu gibi devrettim. Elbette bunu yapmak içimden gelmiyordu, ama “roman yazarı” gibi bir etiketi taşıyarak yaşamak kararındaydım. “Hele bir iki yıl boyunca beni serbest bırakın. Eğer başarılı olamazsam yine bir yerlerde küçük bir bar açabilirim, değil mi? Henüz gencim ve her şeye sıfırdan başlayabilirim” dedim karıma. “Olur” dedi o da.  O sıralarda halen yüksek miktarda borcum vardı, ama bir şekilde hallolur diye düşündüm. Bu, 1981 yılındaydı...”

Bu yazdıklarıyla çok özdeşlik kurdum çünkü 26 yaşındayken benzer bir karar aldım. Üniversiteden sonra bir arkadaşımla birlikte kendi catering işimizi kurmuştuk; ona gelene kadar da otellerde, catering işlerinde çalışmıştık; Murakami’nin barı ile oldukça benzer bir iş. Bu işi bir süre götürdükten sonra caydık, maaşlı işler bulduk. Neyse uzatmayayım, bu işler rastlantıların getirdikleriydi, gelişine vurmalardı, gönülde yatan aslan değildi. Ben de bir gün bastım istifayı; aynı Murakami gibi, gençliğime ve ufak birikimime güvenerek, eşimin desteğiyle, sonunda tarihöncesi arkeolojisinde uzmanlaşacağım bir yola düştüm.

Mecbursan çalışamazsın!

“...Benim ders çalışmaya ilgi duyar hale gelmem, bir müfredata bağlı eğitim sisteminden bir şekilde sıyrıldıktan sonra, yani toplumda ekmeğini kazanmaya çalışan bir kişi olduktan sonra oldu. İlgi duyduğum alanlara ait meselelerin, kendime uygun bir hızla, kendi sevdiğim bir yöntemle peşine düştüm. Bilgi ve tekniği daha etkin bir şekilde özümseyebildiğimi de anladım. Örneğin çeviri tekniklerini de tamamen bu şekilde, deyim yerindeyse kendimi paralayarak öğrendim, özümsedim. Bu yüzden elle tutulur bir tarza ulaşmam hem zaman aldı hem de birçok deneme yanılmaya mal oldu, ama o ölçüde de birçok şeyi öğrenip özümseyebildim.”
Aynı şekilde ben de, hayatımda en çok ders çalıştığım dönemi, işimden ayrılıp yüksek lisansa hazırlandığım dönem olarak hatırlıyorum. O süreçte bana verilen okuma listelerini tamamlamanın yanı sıra, bir de kendi kendime İngilizce öğrenmem gerekmişti :)

Genç ve deha sahibi olmak, sırtında kanat taşımakla aynı şeydir

“…Elbette insani olarak olgunlaşmayla birlikte doğal yetenekteki eksilmenin gizlenmesi mümkündür. Hızlı atıcıların belli bir noktadan sonra falsolu top atmaya ağırlık verecek şekilde akıllarını kullanan atıcılar haline gelmeleri gibi. Fakat bunda da elbette bir sınır vardır. Bir kaybetmişlik duygusunun hafif gölgesi de ortalarda dolaşmaya başlamıştır artık.
Öte yandan deha açısından pek de şanslı olmayan ya da nasıl desem, ucu ucuna standartları karşılayan yazarlar, gençlik çağlarından itibaren bilinçli olarak kas geliştirmek durumundadırlar. Onlar, antrenman yoluyla odaklanma gücünü geliştirir, sürdürebilme gücünü artırırlar. Sonra bu nitelikleri, bir ölçüye kadar, dehanın yerine geçecek şekilde kullanmaya mecbur kalırlar. Fakat bir şekilde işi kotarırken kendi içlerinde saklı gerçek dehalarıyla karşılaşıverdikleri de olur. Ter dökerek, sürekli kürekle çukur açmak yoluyla derinliklerde yatan gizli bir su damarını bulmuşlardır artık.  Tam anlamıyla talih diyebiliriz herhalde. Fakat böylesi talih eseri dehaya kavuşulsa bile, işin özü, dehaya, derin çukuru kazmayı sürdürmek için gerekli olan kas gücüyle ve antrenman yoluyla sahip olunmasıdır. Son yıllarında dehasını sergileyebilecek hale gelen yazarlar, az çok bu süreçlerden geçerler.”
Yazmakla ilgili ne kadar deneyim okumuş, ne kadar öğüt dinlemiş olursam olayım, tecrübe etmeden ve kâğıt kalemin ya da klavyenin -her neyse- başına geçmeden önce bu sözlerin değerinden faydalanamıyordum. Yazma azmim tamamen kaybolmuştu, son zamanlara değin. Oysa biliyordum, kervan yolda düzülür; fikir ne kadar iyi olursa olsun yazmaya başlamadan yazamaz, yazmayı sürdürmeden metni bitiremezsiniz. Sonuçlandırmadığınız zaman da, fikrinizin iyi olup olmayışının, hatta bir fikriniz olup olmadığının, konuyu araştırmak için harcadığınız sürenin ve üzerine metninizi inşa edeceğiniz kaynakların, verilerin filan, hiçbir önemi yoktur. İğneyle kuyu kazacaksınız, silip baştan yazacaksınız. Birkaç gün, birkaç hafta sonra tekrar okuyacak, düzeltecek, ekleyecek, kısaltacaksınız. Ne olursa olsun, ara vermeden. Tekrar Murakami’ye kulak verelim:

“Düşündüğüm şeyleri metne dökmek yerine, metni oluşturarak meseleleri düşünürüm. Yazma işlemi aracılığıyla düşüncelerimi şekillendiririm. Tekrar yazıp düzeltmek yoluyla düşüncelerimi derinleştiririm.”
Murakami sayesinde, bilmediğim bir şey öğrenmedim, ama daha değerli bir şey kazandım, onun sayesinde, bildiklerimi içselleştirdim: Süreci tersine çevirmek gerekliliğini, düşünüp taşınıp bunları yazıya dökmek yerine, yazarken düşünmek gerektiğini.

Ölene kadar 18

Bu küçücük kitapta alıntılanacak ve hak verilecek ne kadar çok şey var, ama size de okuyacak bir şeyler kalsın, o nedenle iki şeyi daha cımbızlamama izin verin. Birincisi, kitabı yazdığı güne kadar yaklaşık 25 yıl her gün düzenli olarak ciddi koşu antrenmanı yapan, her sene bir tam maraton koşan, sonraları triatlona kayan, bunun için yüzme stilini yeni baştan yaratan ve bisiklet sürmeyi geliştiren, vücut ve zihnin bir bütün olduğunu bilen ve fiziksel sınırlarını devamlı olarak ilerletip sınırlarını zorlayan bu adamın, bisikletinde “ölene kadar 18” yazan bu adamın, okuyucuya çelişkili gelebilecek bir tevekkülle yaşlanmayı kabullenişidir. Belki de usta yine aynı metodu kullanıyordur, yani yazarken düşünüyordur bu konuyu, bilmiyorum. Belki yaşlanmayı kabullenmek gerektiği üzerine düşünmesine yarıyordur bu satırlar:
“ Şu an artık ne kadar çabalarsam çabalayayım, olasılıkla eskisi gibi koşamam. Bu gerçeği, olduğu gibi kabullenmek niyetindeyim. Bana kendimi rahat hissettiren bir şey olduğunu söylemem güç ama bu, yaşlanmak işte. Benim bir işlevim olduğu gibi zamanın da bir işlevi var. Dahası zaman, benden çok daha sadık bir şekilde, çok daha kesin bir şekilde görevini yerine getiriyor. Ne de olsa zaman,  zaman dediğimiz şeyin doğduğu andan itibaren (acaba ne kadar süredir?) bir an bile durmaksızın ilerlemeyi sürdürüyor. Genç yaşta ölmekten kurtulan insanlar, bunun karşılığında kesin olarak yaşlanmak gibi minnet duyulacak bir hakka sahip oluyorlar… Bu gerçeği kabullenip buna alışmak zorundayız.”

Hiçbir şey olmamış gibi

Sabah antrenmanları sırasında karşılaştığı ümit vaat eden genç atletler, bir trafik kazasında birlikte ölmüşler. Murakami, naif mi yoksa ironik mi olduğunu tam anlayamadığım bir soru soruyor: “Böylesine zorlu antrenmanlara dayanan bu insanların duyguları, içlerinde besledikleri ümitler, rüyaları ve planları acaba nereye kaybolup gitti? İnsanın aklındakiler, vücudun ölümüyle birlikte öylece, hiçbir şey olmamış gibi yok olup gidiyor mu acaba?”
Bu satırları okuyunca, yaşamımın temel motifinin hep ölüm olduğunu bir kez daha duydum; bana ölümle ilgili hiç halledemediğim meseleyi, ölümlü olduğumuz gerçeğiyle çok barışık görünüp, bir türlü yüzleşemeyişimi hatırlattı. Bir de Metin Altıok’un dizelerini:

“yani benim gözlerimin bunca yıl gördükleri,
bir gün benimle birlikte
yok olup gidecekler öyle mi?”

Cımbızlayacağım ikinci ve son olgu da işte bu, yaşlanmayı ve kaçınılmaz sonu kabulleniş sorunsalının çözümüyle ilgilidir. Kabulleneceğiz, ama nasıl. Yaşamaktan hoşnutsak ve bu dünyada daha yapacak işlerimizin olduğu fikrindeysek, ölümlü oluşumuzla nasıl baş ederiz? Murakami usta bunu koşma metaforu üzerinden açıklıyor:

“…bazen, her gün koşanlara karşı, bu kadar eziyete uzun yaşamak için mi giriyorsun, şeklinde alaylı konuşan insanlar da olur. Fakat düşünüyorum da, bence uzun yaşam peşinde olduğu için koşan insanlar, pek de o kadar fazla değil. Aksine, uzun yaşayabilecek olmasam da en azından yaşarken dolu dolu bir yaşam sürmek isterim, diye düşünerek koşan insanlar, sayı olarak çok daha fazladır bence. Ne olduğunu anlamadan yaşanan bir on yıla kıyasla net hedefler belirlenerek dolu dolu yaşanan bir on yıl doğal olarak çok daha istenir bir şeydir. Koşmak, gerçekten bu konuda yardımcı olur, diye düşünüyorum. Her bireyin kendi sınırları içerisinde, az da olsa kendi içindeki enerjiyi yakarak yol alması. İşte bu, koşuculuk denen şeyin özü olduğu gibi, bir yandan da yaşamanın (benim içinse yazmanın) metaforudur. Böylesi bir fikre, olasılıkla çoğu koşucu katılacaktır.”

Murakami her anlamda bir uzun mesafe koşucusu. Ondan öğrenecek eminim daha çok şey var. Artık, onu okumaya nereden başlayacağımı da biliyorum sanırım. Ama bence Murakami’den öğrendiklerim doğrultusunda şimdi önemli olan, benim bundan sonraki hayatımda nasıl koşacağım.