4 Şubat 2014 Salı

Alberto Manguel- Borges'in Evinde



“Evrene kütüphane demiş ve cenneti “bajo la forma de una biblioteca” [bir kütüphane şeklinde] olarak hayal ettiğini itiraf etmiş biri için, kendi kütüphanesinin boyutları bir düşkırıklığı olmuştur belki de, çünkü bir başka şiirinde de dediği gibi, dilin “bilgeliği yalnızca taklit edebileceğini” biliyordu. Ziyaretçiler, kitaplarla kaplanmış bir yer, ek yerlerinden patlamak üzere olan raflar, geçişleri tıkayan ve her delikten fışkıran basılı malzeme yığınları, bir mürekkep ve kâğıt ormanı görmeyi bekliyordu. Bunun yerine, kitapların göze batmayan birkaç köşede toplandığı bir apartman dairesiyle karşılaşıyorlardı.” diye aktarıyor Manguel, Borges’in kütüphanesini.

Manguel, 16 yaşında, Buenos Aires’teki Pygmalion Kitapevi’nde çalıştığı sırada, Borges de oranın devamlı müşterisiymiş. Hemen herkese olduğu gibi, Manguel’e de ona kitap okuyup okuyamayacağını sormuş. Böylece Manguel, gözleri görmeyen, Ulusal Kütüphane’nin yöneticisi, ünlü yazar ve şair Borges’e dört yıl boyunca, haftanın üç dört günü kitap okumuş. İşte bu kitapta, hem o dönemdeki kendi Borges’ini hem de yazındaki Borges’i anlatıyor.

“Borges’in körlüğü, otuz yaşından itibaren yavaş yavaş ilerlemiş, elli sekiz yaşına geldiğinde ise artık tam olarak yerleşmişti"; bu hastalığın ailesinden miras olduğunu bilse de, kör olan üçüncü Ulusal Kütüphane yöneticisi olduğundan, batıl inancı da vardı… "Siyahı artık hiç göremediği için yakınır ve görebildiği tek renk olan sarıyı bağrına basardı, çok sevdiği kaplanların ve güllerin rengiydi bu…”

“Kaplanlar sanki sevgi için yaratılmışlar”

“Ölümünden birkaç ay önce, Arjantinli zengin bir toprak sahibi Borges’i estancia’sına davet etti ve bir sürpriz sözü verdi. Yaşlı adamı bahçedeki bir banka oturttu ve yalnız bıraktı; birden Borges yanıbaşında iri ve sıcak bir beden hissetti, ardından da omuzlarına dayanmış iri patiler. Ev sahibinin evcil kaplanı, onu düşleyen adama saygılarını sunuyordu. Hiç korkmadı Borges. Yalnızca çiğ et kokan nefesinden rahatsız oldu. “Kaplanların etobur olduğunu unutmuşum.”

Hedonist Borges

“Başına buyruk bir okuyucuydu Borges,… bir kitabı son sayfasına kadar okumak zorunda hissetmezdi kendini. Kütüphanesi (her okuyucu gibi onun da kütüphanesi, aynı zamanda otobiyografisiydi), olasılık yasalarına ve anarşinin kurallarına olan inancını yansıtıyordu. “Ben zevk peşinde koşan bir okuyucuyum: kitap almak kadar şahsi ve muhterem bir konuda, görev duygumun işe karışmasına hiçbir zaman izin vermedim.”

“Borges’in edebiyat konusundaki bu cömert yaklaşımı, ortak paydaları bir şekilde Borges’i içermek olan, farklı farklı yapıtlarda ortaya çıkışını da açıklıyor: Foucault’nun Les mots et les choses’unun ilk sayfası –burada (Borges’in hayal ettiği) ünlü bir Çin ansiklopedisinden yapılan bir alıntı vardır, bu ansiklopedide hayvanlar çok sayıda tutarsız kategoriye ayrılır, örneğin “İmparatora ait olanlar” ve uzaktan sinek gibi görünenler”; Umberto Eco’nun Gülün Adı’nda, manastır kütüphanesinde hayalet gibi dolaşan, Juan de Burgos adlı, kör ve katil kütüphaneci karakteri…” gibi. 

Muhteşem bellek

“Her şeyi anımsardı. Yazdığı kitapların nüshalarına ihtiyacı yoktu: unutulmasında sakınca olmayan bir geçmişe aitlermiş gibi davransa da, kendi yazdığı her şeyi ezberden okuyabilir, düzeltebilir ve değiştirebilirdi…” Manguel’in deyimiyle “amansız” belleği, doğuştan gelen bir yeti de olabilir, ancak büyük ölçüde körlüğünden ve kütüphaneciliğinden geliyor olmalıdır. 

Borges’den önce, Borges’den sonra

Manguel’e göre, İspanyolca dünyası yazarları, 17. Yüzyıldan bu yana (Borges’e gelene değin) iki ana akımın etkisinde kalmışlardı. Borges’in geliştirdiği “zengin, çok katmanlı bir yeni poetik anlamlar dağarı ve basit, sade biçem”, İspanyolcadaki önemli yazarların hemen hepsini etkiledi, Borges’e olan borçlarını dile getirmelerine yol açtı.

“Borges İspanyol dilini yeniledi. Bonkör okuma alışkanlıkları sayesinde, başka dillerden İspanyolcaya hoşluklar getirdi: İngilizcenin kalıpları ya da Almancanın, konuyu cümle sonuna kadar saklı tutabilme özelliği. Yazarken ya da çeviri yaparken, bir metni kesmek ya da değiştirmek konusunda sağduyusunun verdiği özgürlüğü kullanırdı… “Shakespeare çevireceksen,” demişti, “Shakespeare yazarken ne kadar özgür idiyse o kadar özgür olacaksın.”

Burada aklıma hemen Shakespeare’i oldukça serbest çeviren Can Yücel geliyor, onun tadına doyulmaz Bahar Noktası. Özgün adı A Midsummer Night’s Dream olan eserin adını, Can Yücel Bahar Noktası olarak uygun görmüştü; öyle çevirmişti ki, benim elimdeki, 2003 yılında Okuyan Us Yayın tarafından basılan nüshada, editör Can Yücel’i çevirmen olarak değil, ortak yazar olarak kapağa taşımıştı :)

“Borges, 1986’da Cenevre’de öldü; Heine ve Vergilius’u, Kipling ve Quincey’i keşfettiği, Baudelaire’i ilk kez okuduğu şehirdi” burası. “Ölümsüzlük istediğini yazan Unamuno’yu anlamıyordu: “Ölümsüzlük istemek için bir adamın deli olması gerekir, değil mi?

“Borges’ten sonra, edebiyat yapıtlarına hayat verenin aslında okur olduğunun açığa çıkmasından sonra”, yazarın ölümü trajik bir şey olmaktan çıkmıştı. “… yaşamsal olan, her zaman sözcüklerin kavrayışının ötesinde olan şey gittikten sonra, geriye kalandır edebiyat diye, Verlaine’den alıntı yapardı” diyor Manguel; metaforları seven Borges için, “bir nehir olarak zaman… gecelerin içinden aktı, her şeyi önüne katıp götürdü, geriye yalnızca edebiyat kaldı.”

1 Şubat 2014 Cumartesi

Liebes-Lied



Aşk Şarkısı


Ne yapıp ne etsem de tutsam ruhumu,
sana değmese? Nasıl aşırtsam onu,
senin üzerinden, aktarsam başka şeylere?
Ah, onu, yabancı, sessiz bir yere,
Karanlıkta kaybolan bir yere yerleştirmek isterdim.
Ki senin derin yerlerin titrediğinde titremesin.
Bize dokunan her şey, seni ve beni
alır ve birleştirir bir yay gibi,
iki telden tek bir ses çıkaran.
Hangi çalgıya geriliyiz biz?
Ve elinde olduğumuz hangi kemancı?
Ah o tatlı şarkı.

R. M. Rilke
Çev. (İ. B. Doğan)


Liebes-Lied

Wie soll ich meine Seele halten, dass
sie nicht an deine rührt? Wie soll ich sie
hinheben über dich zu andern Dingen?
Ach gerne möcht ich sie bei irgendwas
verlorenem im Dunkel unterbringen
an einer fremden stillen Stelle, die
nicht weiterschwingt, wenn deine Tiefen schwingen.
Doch alles, was uns anrührt, dich und mich
nimmt uns zusammen wie ein Bogenstrich,
der aus zwei Saiten eine Stimme zieht.
Auf welches Instrument sind wir gespannt?
Und welcher Geiger hat uns in der Hand?
O süsses Lied.

1 Aralık 2012

31 Ocak 2014 Cuma

Haruki Murakami- Koşmasaydım Yazamazdım



Bunca romanı olan Murakami’nin neresinden başlamak gerekir diye, bir gün bir arkadaşıma sormuştum (sanırım geçen yıl ya da bir önceki), “düşünmem gerek” diye cevaplamıştı; hala düşünüyor :)
Eğer bir yazarı gözüme kestirmişsem, nereden başlamak gerektiğini bir bilenden öğrenmeye çalışırım. Eğer bir yanıt bulamazsam da, otobiyografik bir şeyler yazıp yazmadığına bakarım; önce yazarı tanımak isterim. Yazarların kişilikleriyle eserlerini birbirinden ayrı tutabilme meziyetine sahip değilim. Yazarın kendisini sevmediysem, eserini de sevemiyorum. Tabii ki kişiliği hakkında bilgi sahibi olmadığım ya da kendini açık etmeyen yazarların kitaplarını okuduğum kadar, tüm kitaplarını okuyup yıllarca yere göğe koyamazken otobiyografisini okuduktan sonra kitaplarına (bir-ikisi dışında) elimin gitmediği yazarlar da tanıdım (örneğin Marquez). 

Murakami’ye nereden başlayayım diye düşünmeyi bile bırakmışken, bir kitap tanıtım dergisinde Türkçedeki son kitabı Koşmasaydım Yazamazdım hakkında güzel bir yazı okudum. Gittim aldım; beklentimi de aştı okuyunca. Sık sık elimden bırakıp belirsiz bir noktaya gözlerimi dikerek bir süre durup, söylenen söz üzerine düşünmemi gerektiren, bana beni, gündelik rutinimi düşündüren, yazmak üzerine düşündüren, özdisiplin üzerine, akıp giden ömür üzerine, spor üzerine, tutku üzerine ve daha birçok şey üzerine düşündüren bir kitaptı okuduğum. Deneme olarak adlandırılmış, Murakami’nin deyişiyle bir hatırat olarak okumanın mahzuru olmadığı, kişisel bir metin. Hayatındaki en önemli şeyler olan koşmak ve yazmak üzerine deneyimlerini paylaşmış, bu eylemler üzerine kafa yormuş, kendine sorular sormuş ve yanıtlamaya çalışmıştı. Kitabın benim için önemi, tadını elbette çıkardığım edebi değerinin yanı sıra, altmışına yaklaşmış bir ömrün nasıl tüketildiğinde de yatıyor: tüm bu yaşamın anlamı, yaşamımızın bize özgü olmasını sağlayan şeylerin anlamı nedir? 

Geçmişin bir muhasebesini yapmak ve kalan yılları nasıl yaşamak gerektiğiyle ilgili seçimleri ve vazgeçişleri gözden geçirmek, bundan sonraki kararları ona göre almak konusunda da çok işe yaradığından dolayı, işlevsel açıdan da, bu kitap çok önemli. 

Murakami, roman yazmayı düşünmeye başladığı tarih ve saati çok net hatırlıyormuş: 1 Nisan 1978, öğlen 13:30 sıraları. O saatte nerede ne yapıyor olduğunu, açık gökyüzünü, taze yeşil çimenlerin dokunuşunu ve vahiy gibi inen fikrin verdiği hissi de. O yıl sonbahar geldiğinde yazar ilk dosyasını, ilk romanını ortaya çıkarmış. O sırada kendi barını işletmekteymiş ve işleri fena gitmiyormuş. Yazmaya başladıktan sonra 3 yıl boyuca, bir yandan barda çalışırken, bir yandan da gece yarısı eve döndükten sonra mutfak masasının başına geçip uykusu gelene kadar yazmış (o dönemde normal insanların iki katı bir ömür yaşamış olduğunu söylüyor) ama zamanla, aralarda 30 dakika, bir saat gibi bölük pörçük zamanlar yaratıp yazmanın yetmediğini, yeterince derinleşemediğini fark etmiş. Üç yılda yazdığı iki roman, öyküler ve Scott Fitzgerald çevirilerinden sonra, radikal bir karar vermesi gerekmiş: barı kapatıp kendini tamamen yazmaya vermek. 1981 yılının sonbaharında, barı devredip, romanına malzeme toplamak üzere bir hafta süreyle Hokkaido seyahatine çıkmış. Ertesi yılın Nisan ayında, kendi deyişiyle önceki romanlarından daha uzun, çerçevesi daha geniş ve öyküselliği güçlü bir eser ortaya koymayı başarmış: Yaban Koyununun İzinde. Belki de başka bir şansı olmayacağını düşünerek. Okurların coşkuyla karşıladığı roman, yazar için asıl başlangıç noktasını işaret ediyor.

Bundan sonra, yani hayatını yazar olarak kazanabileceği belli olduktan sonra, sağlığına bir çeki düzen verme gereği duymuş:
“…yüzleştiğim ilk ciddi sorun, bünyemi ayakta tutabilmekti. Zaten kendi haline bırakınca hemen şişmanlamaya yatkın bir bünyem vardı. … Sabahtan akşama kadar masa başında yazmakla geçen bir yaşantıya başlayınca bir yandan vücudumun gücü gitgide azaldı, öte yandan da kilo aldım. … O sıralarda günde üç paket sigara içiyordum. Parmaklarım sararmış, her yanım sigara kokmaya başlamıştı. … Hayatımı daha uzun yıllar roman yazarı olarak geçirmek istiyorsam, gücümü sürekli ayakta tutarak, vücut ağırlığımı da normal dengede koruma yöntemini bulmak durumundaydım.”

Böylece her gün koşmaya başlamış. Profesyonel yazarlığa başlamasıyla, hayatına tam bir disiplin hâkim olmuş. Barı devretmiş, farklı bir şehre taşınmış ve hayatını, erken kalkıp erken yatmak ve her gün düzenli olarak koşmak ve yazmak üzerine kurmuş. Yazmaya değil ama koşmaya ilk başladığında zorlanmış, ama pes etmemiş: “… uzun mesafeler koşamıyordum. 20 dakika, bilemediniz 30 dakika sanırım. Bu kadarla bile nefes nefese kalıyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibi çarpıyor, bacaklarım titremeye başlıyordu… utanmama yol açıyordu. … fakat sürekli olarak koştukça, bedenim koşmayı en uç sınırlarında kabul etmeye başlamış, bununla birlikte mesafe de yavaş yavaş artmıştı. Form diyebileceğim bir şey oluşmuş, soluk alıp veriş ritmim dengeye oturmuş, nabzım da sakinleşmişti. Hız ya da mesafe bir yana, olabildiğince ara vermeden koşabilecek şekilde her gün koşmayı birinci hedef haline getirmiştim.”

Aslında bunu isterdim ama burada bütün kitabı alıntıla(ya)mayacağım. Bunun yerine, yazarın belki de amaçlamadığı, ama her iyi kitapta bulunan ortak özellikten dolayı, kitaptan pasajlarla, bunların bende ne uyandırdığını anlatacağım. Hep bahsettiğim bir söyleşi vardır; çok sevdiğim yazar Eduardo Galeano’nun bir yerinde kötü ve iyi edebiyatı tarif ettiği. Der ki, “benim için iyi olanı, okunduğunda yaratıcılığı zincirlerinden boşaltan, imgelemi ve bilinci coşturan, kısacası etkin bir edebiyattır. Okunduğunda, insanı yineleten, onu beslemeksizin, zenginleştirmeksizin biraz olsun değiştirmeyen de ne denli iyi yazılırsa yazılsın kötü edebiyattır.” Murakami’nin bu denemesi de bende işte bu etkiyi yarattı: beni değiştirdi; bana beni, içimdeki özü, kendimle ilgili beklentilerimi hatırlattı. Azmetmeyi unutmuş olduğumu hatırlattı. 
17 yaşından bu yana çalışıyorum. Ama üniversite bitip de ciddi olarak tam zamanlı çalışma hayatına başladığımda, arkeoloji ve antropoloji benim için uğraş olarak gerçekleşmesi zor, uzak, güzel bir hayal, bu konularda okumak, yazmak hobiydi. Hobim asıl uğraşım olduğunda ve ilk hedefime ulaştıktan sonra, giderek çalışma azmim azaldı ve bugün o benim bile pek beğendiğim ve takdir edildiğim azmimden geriye fazla bir şey kalmadı.
Murakami’nin kimseye örnek olmak gibi bir iddiası yok. Ancak çalışma azmi ve disiplin üzerine inşa edilen bir ömrü, bu çok doğru ve verimli yaşanmış kendi yaşama ve yaşlanma deneyimini öyle dingin ve mütevazı anlatıyor ki, didaktizmden kendisi de nefret eden bu adamı örnek almak için can atıyorsunuz.
Yirmi dakika koştuğunda bacakları titreyen bir yeni yetme yazardan, maraton koşucusu bir ünlü yazar yaratan azmin öyküsünü, on yılda on kilo almış, sporu unutmuş, çalışma azmini kaybetmiş bir beden ve zihinle yutar gibi okudum, aklıma kazıdım, dahası harekete geçtim. İşte bana beni hatırlatan Koşmasaydım Yazamazdım’dan pasajlar ve düşündürdükleri:


Murakami radikal bir karar alıyor

“...çevremdekilerin karşı çıkmasına aldırış etmeden barla ilgili haklarımı olduğu gibi devrettim. Elbette bunu yapmak içimden gelmiyordu, ama “roman yazarı” gibi bir etiketi taşıyarak yaşamak kararındaydım. “Hele bir iki yıl boyunca beni serbest bırakın. Eğer başarılı olamazsam yine bir yerlerde küçük bir bar açabilirim, değil mi? Henüz gencim ve her şeye sıfırdan başlayabilirim” dedim karıma. “Olur” dedi o da.  O sıralarda halen yüksek miktarda borcum vardı, ama bir şekilde hallolur diye düşündüm. Bu, 1981 yılındaydı...”

Bu yazdıklarıyla çok özdeşlik kurdum çünkü 26 yaşındayken benzer bir karar aldım. Üniversiteden sonra bir arkadaşımla birlikte kendi catering işimizi kurmuştuk; ona gelene kadar da otellerde, catering işlerinde çalışmıştık; Murakami’nin barı ile oldukça benzer bir iş. Bu işi bir süre götürdükten sonra caydık, maaşlı işler bulduk. Neyse uzatmayayım, bu işler rastlantıların getirdikleriydi, gelişine vurmalardı, gönülde yatan aslan değildi. Ben de bir gün bastım istifayı; aynı Murakami gibi, gençliğime ve ufak birikimime güvenerek, eşimin desteğiyle, sonunda tarihöncesi arkeolojisinde uzmanlaşacağım bir yola düştüm.

Mecbursan çalışamazsın!

“...Benim ders çalışmaya ilgi duyar hale gelmem, bir müfredata bağlı eğitim sisteminden bir şekilde sıyrıldıktan sonra, yani toplumda ekmeğini kazanmaya çalışan bir kişi olduktan sonra oldu. İlgi duyduğum alanlara ait meselelerin, kendime uygun bir hızla, kendi sevdiğim bir yöntemle peşine düştüm. Bilgi ve tekniği daha etkin bir şekilde özümseyebildiğimi de anladım. Örneğin çeviri tekniklerini de tamamen bu şekilde, deyim yerindeyse kendimi paralayarak öğrendim, özümsedim. Bu yüzden elle tutulur bir tarza ulaşmam hem zaman aldı hem de birçok deneme yanılmaya mal oldu, ama o ölçüde de birçok şeyi öğrenip özümseyebildim.”
Aynı şekilde ben de, hayatımda en çok ders çalıştığım dönemi, işimden ayrılıp yüksek lisansa hazırlandığım dönem olarak hatırlıyorum. O süreçte bana verilen okuma listelerini tamamlamanın yanı sıra, bir de kendi kendime İngilizce öğrenmem gerekmişti :)

Genç ve deha sahibi olmak, sırtında kanat taşımakla aynı şeydir

“…Elbette insani olarak olgunlaşmayla birlikte doğal yetenekteki eksilmenin gizlenmesi mümkündür. Hızlı atıcıların belli bir noktadan sonra falsolu top atmaya ağırlık verecek şekilde akıllarını kullanan atıcılar haline gelmeleri gibi. Fakat bunda da elbette bir sınır vardır. Bir kaybetmişlik duygusunun hafif gölgesi de ortalarda dolaşmaya başlamıştır artık.
Öte yandan deha açısından pek de şanslı olmayan ya da nasıl desem, ucu ucuna standartları karşılayan yazarlar, gençlik çağlarından itibaren bilinçli olarak kas geliştirmek durumundadırlar. Onlar, antrenman yoluyla odaklanma gücünü geliştirir, sürdürebilme gücünü artırırlar. Sonra bu nitelikleri, bir ölçüye kadar, dehanın yerine geçecek şekilde kullanmaya mecbur kalırlar. Fakat bir şekilde işi kotarırken kendi içlerinde saklı gerçek dehalarıyla karşılaşıverdikleri de olur. Ter dökerek, sürekli kürekle çukur açmak yoluyla derinliklerde yatan gizli bir su damarını bulmuşlardır artık.  Tam anlamıyla talih diyebiliriz herhalde. Fakat böylesi talih eseri dehaya kavuşulsa bile, işin özü, dehaya, derin çukuru kazmayı sürdürmek için gerekli olan kas gücüyle ve antrenman yoluyla sahip olunmasıdır. Son yıllarında dehasını sergileyebilecek hale gelen yazarlar, az çok bu süreçlerden geçerler.”
Yazmakla ilgili ne kadar deneyim okumuş, ne kadar öğüt dinlemiş olursam olayım, tecrübe etmeden ve kâğıt kalemin ya da klavyenin -her neyse- başına geçmeden önce bu sözlerin değerinden faydalanamıyordum. Yazma azmim tamamen kaybolmuştu, son zamanlara değin. Oysa biliyordum, kervan yolda düzülür; fikir ne kadar iyi olursa olsun yazmaya başlamadan yazamaz, yazmayı sürdürmeden metni bitiremezsiniz. Sonuçlandırmadığınız zaman da, fikrinizin iyi olup olmayışının, hatta bir fikriniz olup olmadığının, konuyu araştırmak için harcadığınız sürenin ve üzerine metninizi inşa edeceğiniz kaynakların, verilerin filan, hiçbir önemi yoktur. İğneyle kuyu kazacaksınız, silip baştan yazacaksınız. Birkaç gün, birkaç hafta sonra tekrar okuyacak, düzeltecek, ekleyecek, kısaltacaksınız. Ne olursa olsun, ara vermeden. Tekrar Murakami’ye kulak verelim:

“Düşündüğüm şeyleri metne dökmek yerine, metni oluşturarak meseleleri düşünürüm. Yazma işlemi aracılığıyla düşüncelerimi şekillendiririm. Tekrar yazıp düzeltmek yoluyla düşüncelerimi derinleştiririm.”
Murakami sayesinde, bilmediğim bir şey öğrenmedim, ama daha değerli bir şey kazandım, onun sayesinde, bildiklerimi içselleştirdim: Süreci tersine çevirmek gerekliliğini, düşünüp taşınıp bunları yazıya dökmek yerine, yazarken düşünmek gerektiğini.

Ölene kadar 18

Bu küçücük kitapta alıntılanacak ve hak verilecek ne kadar çok şey var, ama size de okuyacak bir şeyler kalsın, o nedenle iki şeyi daha cımbızlamama izin verin. Birincisi, kitabı yazdığı güne kadar yaklaşık 25 yıl her gün düzenli olarak ciddi koşu antrenmanı yapan, her sene bir tam maraton koşan, sonraları triatlona kayan, bunun için yüzme stilini yeni baştan yaratan ve bisiklet sürmeyi geliştiren, vücut ve zihnin bir bütün olduğunu bilen ve fiziksel sınırlarını devamlı olarak ilerletip sınırlarını zorlayan bu adamın, bisikletinde “ölene kadar 18” yazan bu adamın, okuyucuya çelişkili gelebilecek bir tevekkülle yaşlanmayı kabullenişidir. Belki de usta yine aynı metodu kullanıyordur, yani yazarken düşünüyordur bu konuyu, bilmiyorum. Belki yaşlanmayı kabullenmek gerektiği üzerine düşünmesine yarıyordur bu satırlar:
“ Şu an artık ne kadar çabalarsam çabalayayım, olasılıkla eskisi gibi koşamam. Bu gerçeği, olduğu gibi kabullenmek niyetindeyim. Bana kendimi rahat hissettiren bir şey olduğunu söylemem güç ama bu, yaşlanmak işte. Benim bir işlevim olduğu gibi zamanın da bir işlevi var. Dahası zaman, benden çok daha sadık bir şekilde, çok daha kesin bir şekilde görevini yerine getiriyor. Ne de olsa zaman,  zaman dediğimiz şeyin doğduğu andan itibaren (acaba ne kadar süredir?) bir an bile durmaksızın ilerlemeyi sürdürüyor. Genç yaşta ölmekten kurtulan insanlar, bunun karşılığında kesin olarak yaşlanmak gibi minnet duyulacak bir hakka sahip oluyorlar… Bu gerçeği kabullenip buna alışmak zorundayız.”

Hiçbir şey olmamış gibi

Sabah antrenmanları sırasında karşılaştığı ümit vaat eden genç atletler, bir trafik kazasında birlikte ölmüşler. Murakami, naif mi yoksa ironik mi olduğunu tam anlayamadığım bir soru soruyor: “Böylesine zorlu antrenmanlara dayanan bu insanların duyguları, içlerinde besledikleri ümitler, rüyaları ve planları acaba nereye kaybolup gitti? İnsanın aklındakiler, vücudun ölümüyle birlikte öylece, hiçbir şey olmamış gibi yok olup gidiyor mu acaba?”
Bu satırları okuyunca, yaşamımın temel motifinin hep ölüm olduğunu bir kez daha duydum; bana ölümle ilgili hiç halledemediğim meseleyi, ölümlü olduğumuz gerçeğiyle çok barışık görünüp, bir türlü yüzleşemeyişimi hatırlattı. Bir de Metin Altıok’un dizelerini:

“yani benim gözlerimin bunca yıl gördükleri,
bir gün benimle birlikte
yok olup gidecekler öyle mi?”

Cımbızlayacağım ikinci ve son olgu da işte bu, yaşlanmayı ve kaçınılmaz sonu kabulleniş sorunsalının çözümüyle ilgilidir. Kabulleneceğiz, ama nasıl. Yaşamaktan hoşnutsak ve bu dünyada daha yapacak işlerimizin olduğu fikrindeysek, ölümlü oluşumuzla nasıl baş ederiz? Murakami usta bunu koşma metaforu üzerinden açıklıyor:

“…bazen, her gün koşanlara karşı, bu kadar eziyete uzun yaşamak için mi giriyorsun, şeklinde alaylı konuşan insanlar da olur. Fakat düşünüyorum da, bence uzun yaşam peşinde olduğu için koşan insanlar, pek de o kadar fazla değil. Aksine, uzun yaşayabilecek olmasam da en azından yaşarken dolu dolu bir yaşam sürmek isterim, diye düşünerek koşan insanlar, sayı olarak çok daha fazladır bence. Ne olduğunu anlamadan yaşanan bir on yıla kıyasla net hedefler belirlenerek dolu dolu yaşanan bir on yıl doğal olarak çok daha istenir bir şeydir. Koşmak, gerçekten bu konuda yardımcı olur, diye düşünüyorum. Her bireyin kendi sınırları içerisinde, az da olsa kendi içindeki enerjiyi yakarak yol alması. İşte bu, koşuculuk denen şeyin özü olduğu gibi, bir yandan da yaşamanın (benim içinse yazmanın) metaforudur. Böylesi bir fikre, olasılıkla çoğu koşucu katılacaktır.”

Murakami her anlamda bir uzun mesafe koşucusu. Ondan öğrenecek eminim daha çok şey var. Artık, onu okumaya nereden başlayacağımı da biliyorum sanırım. Ama bence Murakami’den öğrendiklerim doğrultusunda şimdi önemli olan, benim bundan sonraki hayatımda nasıl koşacağım.

30 Ocak 2014 Perşembe

XLIV (Cien Sonetos de Amor -Yüz Aşk Sonesi)

Sabras que no te amo y que te amo
puesto que de dos modos es la vida,
la palabra es una ala del silencio,
el fuego tiene una mitad de frio.

Yo te amo para comenzar a amarte,
para recomenzar el finito
y para no dejar de amarte nunca:
por eso no te amo todavia.

Te amo y no te amo como si tuviera
en mis manos las llaves de la dicha
y un incierto destino desdichado.

Mi amor tiene dos vidas para amarte.
Por eso te amo cuando no te amo
y por eso te amo cuando te amo.

Pablo Neruda



Bil ki seni hem seviyor, hem sevmiyorum
Yaşam da böyledir ya hani,
söz sessizlikten,
ateş soğuktan izler taşır

Seviyorum seni, sonsuz, kesintisiz;
hiç bırakmayayım diye,
başlamadım daha
seni sevmeye

Seviyorum derken mutluluğun,
sevmiyorum derken mutsuz bir yazgının
anahtarı elimdeki

Aşkımın da böyle, yaşam gibi,
iki yönü var seni sevmede
Bu nedenle seviyorum seni, sevmediğimde,
seviyorum seni, yine bu nedenle, sevdiğimde de.

Çeviri: Banu Doğan

Nar

Tutamadık

elimizde.


San
ki

 

yük

 
kıp
kır




su
lu


bir
nar


sa
çıl



ye
re.

28 Temmuz 2013

İstanbul



von istanbul bis istanbul

ist weit

ist weit geworden

mein weg wohin nach istanbul

ist schmal ist breit wie istanbul

und bosporos      fliesst in mir

in meinen adern nur blut

salzig und ohne ein blau wie das meer

die windmühlen drehen sich nicht mehr

in istanbul ist

windstille

in mir ist weit geworden

istanbul

wie sonnenblumenfelder

sich der sonne zuwenden

drehe ich mich im kreise

               und suche istanbul


----------------------------

istanbul’dan istanbul’a kadar

uzak

uzak oldu

istanbul’a giden yolum

hem dar hem geniş istanbul kadar

              ve boğaz içimde akıyor

damarlarımda yalnızca kan

tuzlu ve deniz gibi mavi olmayan

istanbul’da

yeldeğirmenleri dönmüyor artık

istanbul durgun

bana uzak artık istanbul

güneşe dönen

ayçiçeği tarlaları gibi

dönüyorum kendi çevremde

                   ve arıyorum istanbul’u içimde
.
Zehra Çırak/ Flugfänger1987
Çev. Banu Doğan; Berat Alanyalı için

10 Şubat 2013

Berlin- ara parça

Efendim, merhaba. Başlığa “ara parça” dedim ama bu terim, ne olduğunu pek net bilemediğim bir takım olumsuz hisler uyandırınca, hemen googleladım. İtü sözlük “seks filmleri furyasının yoğun olduğu, 70’lerin sonu 80'lerin başı döneme ait tanım. Sinemalarda oynayan film bir noktada kesilir ve araya pornografik bir sekans yerleştirilirdi.” demiş. Bir şekilde aklımda kalmış demek, bilinç düzeyinde olmasa da :) Tam da aynı dönemde, ben çocukken babamla her hafta sonu Suadiye Atlantik’e film izlemeye giderdik; iki film birden gösterilirdi, genelde ilk film “aile” filmi, ikincisi de ya karate ya da korku filmi olurdu, bilmiyorum belki açık saçık filmler de olabilirdi ama aklımda öyle kalmamış. Zaten ikinciyi seyretmez, dönerdik. Bir gün ben çok tutturdum, "ne halin varsa gör" diye çıktı gitti babam; Omen filmini tek başına sonuna dek izlemiştim de, güneşli yaz gününde eve dönerken ortalık simsiyah gelmişti bana (o zamanlar çocuğun "travmaya uğraması" çok dikkate alınan bir unsur değildi; çocuğa zarar bir b.kluk sezilirse "zaten sahi değil", "o ölürse film biter", "heyecan yapma" gibi sözlerle önlem alınır, çok da zora gelinecekse "ne hali varsa görsün, tecrübe ederse bir daha tutturmaz" diye düşünülürdü). Neyse, “Ara parça”yı ben Berlin notlarından, numara verdiklerimden biri değil, manasında kullandım işte.

Gelelim sadede. Yanımda tezle ilgili olanlar dışında hiç kitap götürmemiştim, güya kendimi çalışmaya mecbur bırakacaktım. Teey, emrivaki bir şey yaptığım nerde görülmüş. Hemen kurtlandım tabii. Dahlem’de çok güzel bir kitapçı vardı (bu arada Berlin’deki tüm kitapçılar birbirinden güzel, bol bol sahaf var ve kitaplar eski ya da yeni olsun, pek pahalı sayılmaz), girdim, biraz bakındım ve Bertolt Brecht’in Liebesgedichte (aşk şiirleri) isimli bir seçkisini aldım. O akşamı unutamıyorum. Birkaç şiir çevirmeyi denedim; başarılı oldum olmadım, önemli değil, çok iyi vakit geçirdim. Dışarıda feci bir yağmur vardı; işin garibi, hava sıcaklığının 35 dereceden, boşalan yağmurla birlikte birdenbire 13’e inmesiydi.

Brecht'le Berlin'de ilk buluşma böyleydi. Daha sonra Mine geldiğinde Brecht'in tiyatrosuna uğradık, sağolsun ben kararsız kalınca bilet almam için ısrar etti; iyi ki de etmiş. Onun sayesinde, İstanbul'a dönmeye yakın "Üç Kuruşluk Opera"yı izleme şansı buldum.

Ben bugün, 2. Berlin notunda belki çeviririm dediğim, Brecht’in son şiirlerinden birini sizlerle paylaşmak istiyorum. Brecht, ölene dek şiir yazmayı sürdürdü. Toplam binlerce şiir yazdı; yanlış hatırlamıyorsam, sağ çıkamadığı Charité hastanesinde gripten yatarken bile yirmi kadar şiir yazdı. İşte bu da onlardan biri. Bu şiirden David Rieff’in Ölüm Denizinde Yüzmek kitabı sayesinde haberim oldu. İki dizesini almıştı Rieff, annesi Susan Sontag’ın kanserle olan mücadelesini anlattığı kitaba. Çevirisi pek güzel olmadı, ama anlattığı şey çok güzel, o nedenle paylaşmakta acele ettim. Belki daha sonra biraz daha düzeltirim.

Başka bir şey daha: şiiri arkadaşıma okuduğumda, pek beğenmedi; o bu duyguyu Nazım Hikmet’in daha iyi anlattığı kanısında. Sanırım üstadın Masalların Masalı şiirini kast ediyor.

Bilmiyorum, hangisi daha iyi bu konuda, Brecht mi, Nazım Hikmet mi. Siz karar verin. Aşağıya, deminden beri sözünü ettiğim şiiri, orijinali ile birlikte yazıyorum, buyrun:

Als ich in weißem Krankenzimmer der Charité
Aufwachte gegen Morgen zu
Und die Amsel hörte, wußte ich
Es besser. Schon seit geraumer Zeit
Hatte ich keine Todesfurcht mehr. Da ja nichts
Mir je fehlen kann, vorausgesetzt
Ich selber fehle. Jetzt
Gelang es mir, mich zu freuen
Alles Amselgesanges nach mir auch

Charité’nin beyaz odasında
sabaha karşı uyandığımda
ve karatavuğu duyduğumda,
daha iyi anladım. Epeydir
korkum kalmadı ölümden.
Artık başardım,
benden sonra da çıkaracağım
tadını tüm şakımaların.
Çünkü ben kendim bir hiçsem,
Ne eksilebilir benden.

15 Ocak 2014